SEVDİĞİNİZ BÖCEĞE DÖNÜŞSE?
Av. Işıl Büyükgebiz

Av. Işıl Büyükgebiz

Ephemera

SEVDİĞİNİZ BÖCEĞE DÖNÜŞSE?

23 Ağustos 2017 - 11:54

SEVDİĞİNİZ BÖCEĞE DÖNÜŞSE?

Ona sevgiyle bakar mısınız?

Franz Kafka’nın çok kıymetli kitabı “Dönüşüm” kendi halinde bir vatandaşın bir sabah uyandığında kendini bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlar. Kitap, kahramanımız Gregor Samsa’nın aynı evi paylaştığı aile fertlerinin bu dönüşüm esnasındaki tutumlarının aktarımı ve böceğe dönüşmüş bu insanın, ailesinin ona karşı olan tutumlarını değerlendirmeleriyle devam eder.

Pek çok kişinin okuduğundan ve unutmadığından emin olduğum bu kitabın aklıma getirdiği ve kendime yönelttiğim soruyu size yöneltmek istiyorum. Sevdiğiniz kişi bir gün ansızın bir böceğe dönüşse hâlâ daha O’na sevgiyle bakabilir misiniz?

Bu sorunun cevabını sevgimizin içeriği belirliyor sanırım. Sevgimizin ne kadarı beklenti, ne kadarı sevilme isteği, ne kadarı değişiklik hevesi… Sevgimizin içeriğini ise özümüz yani nasıl biri olduğumuz belirliyor olmalı…

Sevgiyi gözü kapalı karşılama yanlısı değilim. Sevgiye bakmak gerekir çünkü. Sevgi kimin sevgisi diye bakmak gerekir. Sevginin “seven”idir sevgiye iyilik yükleyen. Seven yürek sevebilme konusunda ne denli muktedirse o kadar sevilesi olur sevgisi de çoğunlukla...  Her ilişki ve duruma uyarlanabilen nimet- külfet dengesi buraya da uyuyor. Hiçbir şey dört dörtlük değil. Her nimet az veya çok külfetiyle birlikte geliyor. Külfeti sevgiden ağırsa o sevgi (sevgi bile!) külfet, aksi haldeyse; nimet…

Üslupla ilgili yıllardır unutmadığım bir benzetme var. Kuş, yavrusunu beslemek için kendi midesindeki yemeği çıkarıp yavrusunun gagasına koyuyor, inek ise yavrusunu yemeğini bembeyaz, tertemiz süte dönüştürerek besliyor. Sonuçta ikisi de aynı işi yapıyorlar. Yavrularını besliyorlar. Bunu aynı şekilde yani içlerindekiyle, içlerinden gelerek yapıyorlar. Ancak üslupları oldukça farklı.

Hepimizin bir üslubu var. Deneyimlerimiz, yetiştirilme tarzımız, bulunduğumuz yerler, yaptığımız iş gibi pek çok faktör üslubumuzu oluşturuyor. Kalbi veya akli… Yeter ki anlaşılmaz olmasın çünkü Kostas Mourselas’ın dediği gibi “Anlaşılmaza çok dayanamazsın, sonunda ona sırtını döner gidersin.” Bir de akdi olanı var ki o en fenası…

Lale Müldür “ruh sessizdir akıl ona bakarken” demiş bir şiirinde.  “Mevlana gidebildiğin yere kadar hürsün diyor. Cebrail ise ben daha öteye geçemem, yanarım diyor. Ben yalnız Üsküdar'a kadar gidebildim. Ama sabaha karşı aklımla zümrüt bir ormana gittim” diye aktarıyor bir başka şiirinde.

Sahi biz aklımızla mı yoksa yüreğimizle mi gidiyoruz? “Hüzün Nedeniyle Kapalıyız” isimli kitabında Kostas Mourselas “O, gitmeyerek varlığını belli etti” derken bazen, kimi durumlarda kalarak da yol alınabileceğini akla getiriyor. Birine giderken yüreğimizle, birinden giderken aklımızla mı gidiyoruz? Bu durumda gelişler kalbi, gidişler akli mi oluyor? Yola kalbimizle mi, aklımızla mı çıkıyoruz? Yoldan kalbimizle mi, aklımızla mı çıkıyoruz? Aklımızın almadığı şeyleri yüreğimize sığdırabiliyor muyuz veya yüreğimize dar gelen şeyleri aklımızla aklayabiliyor muyuz?

Stefan Zweig’ın “Yıldızın Parladığı Anlar” isimli kitabında yer alan, Tolstoy’un “Karanlıkta Bir Işık” isimli tamamlanmamış dramı için yazdığı son deyişteki ifadesine göre “aklımızın ermediği o noktada sevgimizin verdiği güce dayanmamız ve ona güvenmemiz gerekiyor.”

Aklını takınınca kalp sanki rengine daha bir yakışıyor. Yüreğine danışan akıl ise kendini bir daha aklıyor.

Kalp ve akıl dayanışma halindeler. Kalp esrarını akıl çözüyor. Aklın almadığını yürek taşıyor. Belki de bu nedenle akılsız yürekler ağırlaşırken yüreksiz akıllar ağlaşıyor.

Bu yazı 237 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');